Derkenar

Derkenar



derkenar
1
Şiir 1
13-12-2005



Aklın hallolunmaz bir çok müşkülü
Vardır ermemesi evla ermeden
El uzatıp bagda biten her gülü
Dermemesi evla imiş dermeden

Kimi şahlık ister kimi vezirlik
Kimisi kahyalık kimi kizirlik
Bahil adam ile cennette birlik
Girmemesi şayan olur girmeden

Çıkrıga sezadır iplik bükmesi
Ignneye layıktır libas dikmesi
Ehl-i kemal ile cefa çekmesi
Yegdir cahil ile safa sürmeden

Seyraniyim egri dogru sözüm bu
Özümle müştrek olmuş gözüm bu
Göz kulak kapusu olmuş özüm bu
Borç vermek hayırlı zekat vermeden

................Aşık Seyrani............


Şiir 2
26-12-2005

GAZEL

Diyar-i küfrü gezdim beldeler kaşaneler gördüm
Dolaştım Mülk-i İslamı tüm viraneler gördüm

Bulundum ben dahi dar-üş-şifa-yi Bab-ı Alide
Felatunu begenmez anda çok divaneler gördüm

Huzur-i güşe-i meyhaneyi ben görmedim gitti
Ne meclisler ne sahbalar ne işret-haneler gördüm

Cihan namındaki bir makte-i ama yolum düştü
Hükümet derler anda bir nice sal-haneler gördüm

Ziya degmez humarı keyfine meyhane-i dehrin
Bu işret-gehte ben çok durmadım amma neler gördüm

ZİYA PAŞA

Şiir 3
01-01-2006

Büyük Dogu Marşı

Allahın şeçtigi kurtulmuş mıllet.
Güneşten başını gökler yükselt.
Avlanır,kim sana atrsa kement.
Ezel kuşatılmaz, çevrilmez ebed

Allahın şeçtigi kurtulmuş mıllet.
Güneşten başını gökler yükselt.

Yürü altın nesli o tunç Oguz un.
Adet küçük ,zaman çabuk, yol uzun.
Nur yolu izinden git,Klavuzun un.
Fethine çık, dogru,güzel,sonsuzun.

Yürü altın nesli o tunç Oguz un.
Adet küçük ,zaman çabuk, yol uzun.

Aynası ufkumun,ateşten bayrak.
Babamın külleri, sen, kara toprak.
Şahit ol, ey kılınç, kalem ve orak.
Dogsun Büyük Dogu, benden dogarak.

Aynası ufkumun,ateşten bayrak.
Babamın külleri, sen, kara toprak.

Necip Fazıl Kısakürek........1938


Şiir 4
16-01-2006


Kasr-ı Gülşen

Kasr-ı gülşen’sin evet, lakin gönüller şen degil!
Durdugum, mazine hürmet, yoksa neşvemden degil.
Var mı loş sinende canandan kalan nur izleri?
Ey yeşil yurt, istenen senden odur, sinen degil..
........M. Akif Ersoy....-1935 –




Şiir 5
16-01-2006

Kıt'a

Viranelerin yaşçısı baykuşlara döndüm.
Gördümde hazanında bu cennet gibi yurdu!
Gül devrini bilseydim onun ,bülbül olurdum;
Ya Rab, beni evvel getirseydin ne olurdu.
.............M.Akif Ersoy.......1935


Şiir 6
20-01-2006

AKİF'TEN
Bana sor sevgili kâri, sana ben söyleyeyim
Ne hüviyette şu karşında duran eş'arım:
Bir yığın söz ki, samîmiyyeti ancak hüneri;
Ne tasannu'bilirim, çünkü, san'atkârım
Şi'r için ''göz yaşı'' derler; onu bilmem, yalnız
Aczimin giryesidir bence bütün âsârım!
Ağlarım ağlatamam; hissederim, söyleyemem,
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzarım!
Oku şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa
Oku, zîrâ onu yazdım iki söz yazdımsa



Şiir 7
20-01-2006

Anneme Mektup
Ben bu gurbet ile düştüm düşeli,
Her gün biraz daha süzülmekteyim.
Her gece, içinde mermer döşeli,
Bir soğuk yatakta büzülmekteyim.
Böylece bir lâhza kaldığım zaman,
Geceyi koynuma aldığım zaman,
Gözlerim kapanıp daldığım zaman,
Yeniden yollara düzülmekteyim.
Son günüm yaklaştı görünesiye,
Kalmadı bir adım yol ileriye;
Yüzünü görmeden ölürsem diye,
Üzülmekteyim ben, üzülmekteyim

Necip Fazıl Kısakürek


GENÇLİĞE HİTABE 8

Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...
"Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!" şuurunda bir gençlik...
Devlet ve milletinin 7 asırlık hayatında dört devre...
Birincisi iki buçuk asır... Aşk, vecd, fetih ve hakimiyet...
İkincisi üç asır... Kaba softa ve ham yobaz elinde sefalet ve hezimet...
Üçüncüsü bir asır... Allahın, Kur'an'ında "belhümadal - hayvandan aşağı" dediği cüce taklitçilere ve batı dünyasına esaret... Ya dördüncüsü ?...
Son yarım asır!.. İşgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, madde plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında ebedi helake mahkumiyet...
İşte tarihinde böyle dört devre bulunduğunu gören... Bunları, yükseltici aşk, süründürücü satıhçılık, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi...
Beşinci devrenin kapısı önünde nur infilakı yeni bir şafak fışkırışını gözleyen bir gençlik...
Gökleri çökertecek ve son moda kurbağa diliyle bütün "dikey"leri "yatay" hale getirecek bir çığlık kopararak "mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...
Dininin, dilinin beyninin, ilminin, ırzının,evinin, kininin, kalbinin dâvacısı bir gençlik...
Halka değil, Hakka inanan, meclisinin duvarında "Hakimiyet Hakkındır" düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bilen bir gençlik...
Emekçiye "Benim sana acıdığım ve seni koruduğum kadar sen kendine acıyamaz, kendini koruyamazsın.! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın!" diyecek...
Kapitaliste ise "Allah buyruğunu ve Resul emrini kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!" ihtarını edecek...Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına,vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik...
Bir buçuk asırdır türlü buhranlar içinde yanıp kavrulan ve bunca keşfine rağmen başını yarasalar gibi taştan taşa çalarak kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığı, Türk'ün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını, her sistem ve mezhebe ortada ne kadar illet varsa devasının ve ne kadar cennet hayâli varsa hakikatinin,İslâmda olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslâm âlemine ve bütüıı insanlığa model teşkil edecek bir gençlik...
"Kim var?" diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert "ben varım!" cevabını verici, her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur!" fikrini besleyici bir dâva ahlakına kaynak bir gençlik...
Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnetsayacak kadar gözü kara ve o nispette usule, stratejiye uygun bir gençlik...
Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle zifiri karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin; ve gerçek kahramanlık mâdeniyle sahtesini ayırdetmekte kuyumcu ustası bir gençlik...
Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, demagog politikacısı,çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, takma diş fabrikası, fuhuş albümü gazetesi,mümin zindanı mâbedi, temeli yıkık ailesi, hasılı kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldağı zehirli tesiri üzerinden atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, destanlık bir meydan savaşı içinde ve bu savaşı mutlaka kazanmakla vazifeli bir gençlik...
Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa, gelmiş ve geçmiş bütün eski mümin nesillerden hiçbirini beğenmeyecek, onlara "siz güneşi ceplerinizde kaybetmiş marka müslümanlarısınız !Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi!" diyecek ve gerçek müslümanlığın "nasıl" ını ve "ne idüğü" nü her haliyle gösterecek bir gençlik...
Tek cümleyle, Allahın, kâinatı yüzü suyu ,hürmetine yarattığı Sevgilisinin fezâyı bütün yıldızlariyle manto gibi saran mukaddes eteğine tutunacak, ve O'ndan başka hiçbir tutamak,dayanak, sığınak tanımayacak ve O'nun düşman larını ancak kubur farelerine lâyık bir muameleye tâbi tutacak bir gençlik...
İşte bu gençliği, bu gençliğin ilk filizlerini karşımda görüyorum.Şekillenmesi,billurlaşması için 30 küsur yıldır, devrimbazlık kodamanların viski çektiği kamış borularla kalemime ciğerîmden kan çekerek yırtındığım, paralandığım ve zindanlarda süründüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allaha hamd etme makamındayım. Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim şudur: Tabutumu öz ellerinle musalla taşına koyarken, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymayı unutma ve bunu tek vasiyetim bil!

Allahın selâmı üzerine oIsun...

Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es



Siir
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem,
Gelenin keyfi için geçmişe asla sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı hatta boğarım,
Boğamazsam hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam
Hele hak namına ölsem haksızlığa tapamam.
Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim,
Adam aldırma da git, diyemem aldırırım
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

Mehmet Akif Ersoy

18-03-2006

Çanakkale Sehidlerine

Süheda gövdesi, bir baksana daglar taslar...
O, rukü olmasa, dünyada egilmez baslar,

Vurulmus tertemiz alnindan uzanmis yatiyor;
Bir hilal ugruna ya Rab, ne günesler batiyor!

Ey, bu topraklar için topraga düsmüs, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alni deger.

Ne büyüksün ki kanin kurtariyor Tevhid'i...
Bedr'in aslanlari ancak, bu kadar sanli idi...

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsin?
" gömelim gel seni tarihe!" desem, sigmazsin.

Herc u merc ettigin edvara ya yetmez o kitab...
Seni ancak ebediyyetler eder istiab.

"Bu, tasindir" diyerek Kabe'yi diksem basina;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem tasina;

Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namiyle,
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramiyle;

Mor bulutlarla açik türbene çatsam da tavan;
Yedi kandilli Süreyya’yi uzatsam oradan;


Sen bu avizenin altinda, bürünmüs kanina,
Uzanirken gece mehtabi getirsem yanina,

Türbedarin gibi ta fecre kadar bekletsem
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;

Tüllenen magribi, aksamlari sarsam yarana...
Yine bir sey yapabildim diyemem hatirana.

Sen ki, son ehl-i salibin kirarak savletini,
Sarkin en sevgili sultani Selahaddin'i,

Kiliç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
Sen ki Islam'i kusatmis, boguyorken hüsran,

O demir çemberi gögsünde kirip parçaladin;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrami adin;

Sen ki; a'sara gömülsen tasacaksin... Heyhat,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...

Ey sehid oglu sehid, isteme benden makber,
Sana agusunu açmis duruyor Peygamber.

Mehmet Akif ERSOY


SIIR---02-04-2006
AKINCILAR

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi sendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik

Haykırdı ak tolgalı beylerbeyi "ilerle"
Bir yaz günü geçtik turadan kafilelerle

Simsek gibi atıldık bir semte yedi koldan
Simsek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan

Bir gün yine doludizgin atlarımızla
Yerden yedi kat arsa kanatlandık o hızla

Cennette bu gün gülleri açmış goruruzde
Hala o kızıl hatıra gitmez gözümüzde

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi sendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik

Yahya Kemal Beyatli

03-04-2006

MERDİVEN

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak

Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak...
Sular sarardı... Yüzün perde perde solmakta

Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta...
Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller

Vurur alev gibi dallarda kanlı bülbüller
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisân-ı hafidir ki rûha dolmakta
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta...
Ahmet Hasim

FETİH MARŞI--03-04-2006

Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;
Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek;
Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek

Yürü, hala ne diye oyunda oynaştasın?
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden....
Senin de destanını okuyalım ezberden...
Haberin yok gibidir taşıdığın değerden...

Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın...
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini...
Göster: Kabaran sular nasıl yıkar bendini?
Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini

Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Bu kitaplar Fatihtir, Selimdir, Süleymandır.
Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinandır.
Haydi artık uyuyan destanını uyandır.!

Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın
Kızım, sen de Fatihler doğuracak yaştasın.!

Delikanlım, işaret aldığın gün atandan
Yürüyeceksin... Millet yürüyecek arkandan!
Sana selam getirdim Ulubatlı Hasandan....

Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin!
Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!
Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın...

Yürü, hala ne diye kendinle savaştasın?
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Arif Nihat Asya


ELİF

İncecikten bir kar yağar,
Tozar Elif, Elif deyi...
Deli gönül abdal olmuş,
Gezer Elif, Elif deyi...

Elif’in uğru nakışlı,
Yavrı balaban bakışlı,
Yayla çiçeği kokuşlu,
Kokar Elif, Elif deyi...

Elif kaşlarını çatar,
Gamzesi sineme batar.
Ak elleri kalem tutar,
Yazar Elif, Elif deyi...

Evlerinin önü çardak,
Elif'in elinde bardak,
Sanki yeşil başlı ördek
Yüzer Elif, Elif deyi...

Karac'oğlan eğmelerin,
Gönül sevmez değmelerin,
İliklemiş düğmelerin,
Çözer Elif, Elif deyi...
Karacaoglan


ZİNDANDAN MEHMED'E MEKTUP

Zindan iki hece. Mehmed'im lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de geri adam, boynunda yafta...

Halimi düşünüp yanma Mehmed'im
Kavuşmak mı?.. Belki... Daha ölmedim!

Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yol da tutuktur hapse düşeli...

Git ve gel... Yüz adım... Bin yıllık konak
Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!

Bir alem ki, gökler boru içinde.
Akıl almazların zoru içinde
Üstüste sorular soru içinde.

Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?
Buradan insan mı çıkar, tabut mu?

Bir idamlık Ali vardı, asıldı
Kaydını düştüler, mühür basıldı.
Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı

Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil...

Müdür bey dert dinler, bugün "maruzat"!
Çatık kaş... Hükümet dedikleri zat...
Beni Allah tutmuş kim eder azat?

Anlamaz; yazısız, pulsuz dilekçem...
Anlamaz! ruhuma geçti bilekçem!

Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil
Sayım var, maltada hizaya dizil!
Tek yekün içinde yazıl ve çizil!

İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
Urbalarla kemik, mintanlarla et.

Somurtuş ki bıçak, nara ki tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
Yalnız seccademin yönünde şefkat

Beni kimsecikler okşamaz madem
Öp beni alnımdan, sen öp seccadem!

Çaycı getir ilaç kokulu çaydan!
Dakika düşelim, senelik paydan!
Zindanda dakika farksız aydan

Karıştır çayını zaman erisin
Köpük köpük, duman duman erisin!

Peykeler, duvara mıhlı peykeler
Duvarda, başlardan yağlı lekeler
Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler...

Duvar, katil duvar yolumu biçtin
Kanla dolu sünger... Beynimi içtin

Sükut... Kıvrım kıvrım uzaklık uzar
Tek nokta seçemez dünyada nazar
Yerinde mi acep, ölü ve mezar?

Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?
Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?

Ses demir, su demir ve ekmek demir...
İstersen demirde muhali kemir.
Ne gelir ki elden, kader bu, emir...

Garip pencerecik, küçük daracık;
Dünyaya kapalı, Allah'a açık

Dua, dua eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış
Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış

Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu
İplik ki incecik, örer boşluğu

Ana rahmi zahir, şu bizim koğuş
Karanlığında nur, yeniden doğuş...
Sesler duymaktayım; Davran ve boğuş!

Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!

Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir
Necip Fazil Kisakurek



24_06_06


İSTİKLÂL MARŞI

- Kahraman Ordumuza -


Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl!




  • İKİNCİ MURAD HAN’IN YAKARIŞI

    Huda ya! Hüdâlık sana yaraşur.
    Nitekim gedalık bana yaraşur.

    Çü sensin, penahı cihan halkının
    Kamudan sana iltica yaraşur.

    Şah oldur kim, kulluğun etti senin.
    Kulluğun olmayan şah geda yaraşur.

    Şu baş kim sana secde eylemeye
    Şah ise zirupa yaraşur.

    Şu dil kim, mârizi gamındır senin.
    Ana zikrin ile şifa yaraşur.

    Gerçi kim isyanımız çok durur,
    Sözümüz yine Rabbena yaraşur.

    Ben ettim anı kim bana yaraşur.
    Sen eyle anı kim sana yaraşur.

    Şu gündeki hiç çaresi kalmaya
    Ana çaresi Mustafa yaraşur.”

    Açıklama: Ya Rabbi! Âlemin sultanlığı sana yakışır. Nitekim kapında dilencilik bana yakışır. Şüphesiz âlemin koruyucusu sensin. Herkesin sana sığınması vaciptir. Sana kulluk eden hakikaten padişahtır. Kulun olmayan şah cezaya layıktır. Sana secde etmeyen baş nankörlük etmiştir, eğer şah ise ayaklar altında sürünmeyi hak etmiştir. Günahlar yüzünden hasta olan gönül ancak senin zikrinle şifa bulur. Günahlarımız için bize lazım olan sana yalvarmaktır. Esas davamız “aman Rabbimiz” diye ağlamaktır. Nefsime zulmedip yüzümü kara eyledim. Ağartmaya senden başka çare bulamadım. Naçarları kurtarmak için yarattığın has kulunu, âlemlere Rahmet olan Resulünü bizlere imdatçı kıl.”


  • ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM


    Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;


    Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.


    Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..

    - Boğamazsın ki!


    - Hiç olmazsa yanımdan koğarım.


    Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;


    Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.


    Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,


    Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!


    Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?


    Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!


    Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,


    Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!


    Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.


    Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!


    Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...


    İrticâın şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?







    ÂTİYİ KARANLIK GÖREREK AZMİ BIRAKMAK...



    Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...
    Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.

    Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
    İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:

    Ey dipdiri meyyit, "İki el bir baş içindir."
    Davransana... Eller de senin, baş da senindir!

    His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?
    Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.

    Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
    Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?

    Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?
    Esbâbı elinden atarak ye'se yapıştın!

    Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan
    Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.

    Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!
    Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!

    Herkes gibi dünyâda henüz hakk-ı hayâtın
    Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?

    Ye's öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
    Ümmîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

    Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
    Me'yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar

    Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: Çözülmez...
    En korkulu câni gibi ye'sin yüzü gülmez!

    Mâdâm ki alçaklığı bir, ye's ile şirkin;
    Mâdâm ki ondan daha mel'un daha çirkin

    Bir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman,
    Nevmid olarak rahmet-i mev'ûd-u Hudâ'dan,

    Hüsrâna rıza verme... Çalış... Azmi bırakma;
    Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!

    Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş...
    Sesler de: "Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş!"

    Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,
    Tek kol da "yapışsam..." demiyor bir tarafından!

    Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
    Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.

    Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...
    Uğraş ki: Telâfi edecek bunca zarar var.

    Feryâd ile kurtulması me'mûl ise haykır!
    Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!

    "İş bitti... Sebâtın sonu yoktur!" deme, yılma.
    Ey millet-i merhûme, sakın ye'se kapılma.


    M.AKIF ERSOY....19 Rabîülâhir 1331 - 14 Mart 1329 (1913)





    ÇEÇEN MİLLİ MARŞI

    Gece kurt yavrularken, geldik dünyaya
    Sabah kükrerken arslan, ismimiz kondu
    Lâ ilâhe illallah

    Kartal yuvalarında emzirdi analarımız
    Eyer üstünde savaşı öğretti babalarımız
    Lâ ilâhe illallah

    Halk için, vatan için yetiştirdi analarımız
    Onlar tehlikede oldugunda yiğit kesildik
    Lâ ilâhe illallah

    Dagların şahinleri gibi özgürce yetiştik
    Gururla çıktık zoluklardan, bozgunlardan
    Lâ ilâhe illallah

    Tunçtan dağlar kurşun gibi erise de
    Onursuz çıkmayız hayattan ve savaştan
    Lâ ilâhe illallah

    Ey kara toprak, her zerren çatlasa da soğuktan
    Sana şerefsiz bir şekilde dönmeyeceğiz
    Lâ ilâhe illallah

    Hiçbir zaman hiç kimseye pes etmedik biz
    Ya özgürlük, ya ölümdür seçeneğimiz
    Lâ ilâhe illallah

    Yaralarımızı ağıtlarla sararken bacılarımız
    Maharetle canlanır değerli gözlerimiz
    Lâ ilâhe illallah

    Açlık kıvrandırsa kök yeriz
    Susuzluk bezdirse taşların suyunu içeriz
    Lâ ilâhe illallah

    Gece kurt yavrularken geldik dünyaya
    Halka, vatana ve Allah`a bağlıyız biz
    Lâ ilâhe illallah


    GÜL

    Karanfiller Tütsün dursun
    Çiçeklerin Başı güldür
    Bülbüller Ötsün dursun
    Gözlerimin yaşı Güldür

    Somuncu Baba’nın ili
    Taze Açar gonca gülü
    Bağında öter bülbülü
    Kokar dağı taşı güldür

    Hulûsi sulbümüz el-hak
    Resül’ün âline mülhak
    Altun Silsilenin mutlak
    Hep kavli kardaşı güldür

    Es-Seyid Osman Hulûsi Efendi



    Biri Bulunmalı



    Billur bir cevherdir gönlümdeki aşk

    Günahsız bebekler gibi tertemiz

    Yaşatmak güzel de yaşanmıyor tek

    Yapayalnızım ve de hiç kimsesiz



    Biri bulunmalı,ya biri bulsun

    Ne güzel ne çirkin dosdoğru olsun

    Birlikte bir dünya hemen kurulsun

    Yapayalnızım ve de hiç kimsesiz



    Kupkuru bir hayat kimine gülmüş

    Hafakanlar basan kapkara bir düş

    Böylesi sanki bir bende görülmüş

    Yapayalnızım ve de hiç kimsesiz



    Baharı özleyen şu kış gönlüme

    Gülleriyle gelsin saçsın önüme

    Toz pembe hayatı versin ömrüme

    Yapayalnızım ve de hiç kimsesiz



    Engin NAMLI 23:37 05.06.2007



    www.antoloji. com/engin_ namli

    eleştiri&mesaj:enginnamli@ hotmail.com





    Liseli Şehitler Destanı



    Selâlar verildi minarelerden,

    Meydanlara al bayraklar asıldı,

    Taş döşeli avlusunda mektebin,

    Kitaba, silaha eller basıldı.

    Dualar edildi, helâlleşildi.

    Bir daha bir daha vedalaşıldı.

    Yılanlı dağa,

    Hasan Dağı'na,

    Dağların hasına, Ali Dağı'na,

    En son Erciyes'in ak doruğuna,

    Dünya gözü ile bakıp, gittiler...

    Artlarında gözü yaşlı türküler...

    Kölesi olduğum

    Efendi ağa!

    Kayseri nere,

    Nere Sakarya?

    Sakarya, soyumun kader çizgisi.

    Tarihin yeniden yazıldığı yer.

    Baş eğmemek için,

    Nice canların,

    Azrail'le bile dövüştüğü yer.

    Vatan diyebilmek için

    Tekrar vatana,

    İmanın imkânla

    Boğuştuğu yer.

    Tuttuğu mevzide,

    Tırnakla, dişle

    Her karışı için

    Etin, kemiğin

    Demirle, çelikle

    Ölçüştüğü yer.

    Kanla karışarak

    Kara toprağın,

    Hilkat çamuruna

    Dönüştüğü yer.

    Aklın durup,

    Dilin tutulduğu an,

    Sakarya, yüreğin konuştuğu yer.

    Havada barut kokusu,

    Toprakta kan.

    Ağustostan eylüle doğru zaman

    Ölüm kokuyordu.

    Yorgundu,

    Sakarya ufkunda akşam

    Parmaklar yorgundu,

    Tetikler yorgun.

    Sıcak namlularında

    Topların, tüfeklerin,

    Gülleler, mermiler dinleniyordu.

    Biri türkü söylüyordu siperde.

    Gesi Bağlarında dolanıyordu,

    Usuldan usuldan

    Ses perde perde.

    Bir top gül soluyordu,

    Derviş oğlu Ahmet'in

    Alnından vurulup düştüğü yerde



    İrice bir taşa vermiş sırtını,

    Oturur gibiydi yer minderinde.

    Ana elinden şefkatli,

    Baba elinden merhametli,

    Bir başka el

    Okşuyordu saçlarını

    Osman oğlu Ahmet'in.

    Henüz soğumamıştı bedeni,

    Kanı ılık ılık akıyordu.

    Gülümsedi;

    Ölüm zannedilen ölümsüzlüğe,

    Yarı açık gözleri,

    Üç beş adım ötede

    Duran koluna bakıyordu.



    Mangal gibi yüreği,

    Mangal dağına yanıyordu.

    Saklamıyordu gözyaşlarını

    Nuh oğlu Cemal,

    Hıçkıra hıçkıra yalvarıyordu;

    "Geri almadan Türbe Tepe'yi

    Yarabbi! Alma canımı "diyordu.

    Koşarken kuş hafifliğinde

    Yokuş yukarı.

    Ölümden yana yoktu tasası.

    Öbür yüzünü tepenin

    Görememekten korkuyordu.

    Al renkli güller açtı göğsünde.

    Kaldırdı başını

    Göğe sitemle.

    Al bayrağı gördü,

    Türbe Tepe'nin tepesinde.

    Sonra, altlarından ırmaklar akan köşkleri..

    Siperdeydiler sabaha karşı,

    Uyku ile uyanıklık arası.

    Aynı rüyayı gördüler.

    Erişilmez bir mesafede

    Açmış kucağını,

    Gülümsüyordu yüzlerine

    Mustafalar'ın en güzeli.

    Beraber fırladılar siperden,

    O'na doğru.

    Beraber yediler kurşunu.

    Beraber düştüler toprağa.

    Ahmet oğlu Mustafa'yla.

    Hacı Ahmet'in Mustafa.

    Gülümsüyordu yüzlerine

    Mustafalar'ın en güzeli,

    Doğrulup uzanabilseler

    Ellerine değecekti elleri.

    Gövdeler gördü.

    Kolsuz, bacaksız,

    Kimisi inliyor,

    Kimisi cansız,

    Kan içinde yatanlardan utandı.

    Bir can için değer miydi?

    Dipçik vardı,

    Süngü vardı,

    Davrandı.

    Ölümsüzlük için,

    Ölüme doğru.

    O ne müthiş hücumdu.

    Muhteşemdi doğrusu,

    Mehmet oğlu Halil'in

    Tek kişilik ordusu.



    İki yürek verdi omuz omuza

    Erciyes dağının çatalı gibi.

    Sonra çığ oldular,

    Kaya oldular,

    Koparcasına doruklardan,

    Öyle uçtular ki

    Düşman üstüne.

    Biri Numan oğlu,

    Diğeri Emin

    Ne dirisine,

    Ne ölüsüne

    Rastlayan olmadı

    iki Mehmet'in.



    "Bir geçerse" diyordu,

    Mustafa oğlu İsmail.

    Bir geçerse,

    Sakarya'yı bu Yunan,

    Ankara'nın, Kayseri'nin

    Vay haline!

    O zaman...

    Her yumuşunda gözünü,

    Hunat'ı, Cami-i Kebir'i,

    Hacıkılıç'ı görüyordu.

    Ve nice ezansız minareleri...

    Hücum emriyle beraber

    Can havliyle fırladı,

    Yaralı bir kurt gibi siperden.

    Önce bir sızı göğsünde,

    Sonra tanımadığı bir sıcaklık.

    Her şey karanlığa dönmeden önce,

    Anası göründü gözüne.

    Gülümsüyordu,

    Başka analarla beraber.

    Hunat'tan, Cami-i Kebir'den

    Ezanlar okunuyordu.

    Gürül gürüldü minarelerden.

    Ne bir adım geri,

    Ne de ileri.

    Saatler ay gibi

    Yıl gibi uzun.

    Bir de tepesinde eylül güneşi.

    Şükrü oğlu Seyit Ahmet

    Bunalmıştı sıcaktan.

    Şimdi Erciyes'in eteklerinde

    Esen rüzgârlara verip bağrını,

    Kar suyunu bakır tastan

    Yudumlamak vardı ya...

    Değerdi doğrusu

    Dünya malına.

    Bozdu sessizliği şakırtıları,

    Gölgeledi güneşi

    Süngü ışıltıları.

    Hey ağzını yediğim

    Süngülerin süngüsü,

    Bugün beklenen gündü,

    Beklenen saat bu saat.

    Kan renkli bir heykele benziyordu.

    Dudaklarında bakır tasın serinliği,

    Kaçan Yunan'ı seyrediyordu öylece.

    Sakarya kıyısına düşmeden önce.

    Kanla yıkana yıkana

    Temizlendi

    Sakarya'nın doğusu.

    Onlar

    Geri dönmeyi düşünmeyenler.

    Onlar,

    On binler,

    Yüz binler.

    Bu topraklar için

    Can veren erler.

    Sanılmasın,




    Belirsiz mezarlarda kaldılar.

    Hür ufuklardan vatanın,

    Hem gece

    Hem gündüzüne,

    Doğacak aylara yıldız oldular.



    FAZIL AHMET BAHADIR



    “1958 yılında Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinde doğdu. İlkokul ve lise tahsilini Pınarbaşı'da tamamladı. Erzurum Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun olduktan sonra Ardahan ve Sapanca'da öğretmen olarak görev yaptı. Halen Hacılar Anadolu Lisesi'nde görev yapmaktadır.


    Şair, Türkiye Yazarlar Birliği ve Polatlı Belediyesi'nin Sakarya Savaşı'nın yıldönümü kutlamaları çerçevesinde ortaklaşa düzenlemiş oldukları “Sakarya Savaşı Hatırat Yarışması”'nda “Liseli Şehitler Destanı” adlı eseri ile 13 Eylül 2005 tarihinde birinci seçilmiştir. Bu şiir de dahil, diğer bazı şiirlerini “Yeniden Kuva-yı Milliye” adını verdiği bir kitapta toplamıştır.


    LİSELİ ŞEHİTLER DESTANI


    Kayseri Lisesi 1920-1921 öğretim yılında mezun veremedi. Son sınıf öğrencileri; Mustafa oğlu İsmail, Osman oğlu Ahmet, Şükrü oğlu Seyit Ahmet, Ahmet oğlu Mustafa, Numan oğlu Mehmet, Hacı Ahmet oğlu Mustafa, H. Mehmet oğlu Halil, Nuh oğlu Cemal, Emin oğlu H. Mehmet, Derviş oğlu Ahmet Sakarya savaşı için cepheye gidip şehit oldular. Onların aziz hatıralarına...”